UMUTSUZ VAKA

UMUTSUZ VAKA

UMUTSUZ VAKA

Ona randevusunu oğlu alıyor. Babama bahsettim, o da size gelmek istedi, kafası çok dolu belki ona zihin açıcı bir şeyler iyi gelir diye düşündüm diyor telefonda…

Yaşını hiç göstermeyen bir iş adamı karşımdaki. Ne yediğine, ne içtiğine sporuna özen gösterdiği her halinden belli.

Neler oluyor hayatınızda? Yolunda gitmeyen nedir? dediğimde; uykularım çok düzensiz diyor. Yoksa benim hiç bir derdim yok! Gözüm açık yatakta saatlerce uzanıyorum. Damla uyku yok!

Oğlunun saptaması doğru, zihni tarafından ele geçirilmiş olduğunu daha ilk konuşmasında anlıyorum.

Bedende bir ağrı yoksa, ki öyle durumlarda bile insan ağrısına rağmen uyayabilir, uyutmayan tek şey zihindir!

Ne yapıyorsunuz peki? diyorum uykunuz gelsin diye…

Uyku ilacı almaya başladım diyor çaresiz.

Bu sorununuzu çözmez ki.. diyorum sadece bastırır, öteler..

Biliyorum diyor. Ama ne yapayım?

Gelin diyorum kafayı biraz rahatlatalım; uzandırıyorum ve kafasındaki akapunktur noktalarına dokunmaya başlıyorum nazikçe..

Gerçekten de kafası çok dolu, daha ellerimi koyar koymaz ayakları atmaya; bedeni kasılıp gevşemeye başlıyor.

Ona, bakın diyorum bu zihin sizi hasta edecek; oysa zihnin görevi bu değil…

O sadece bir hizmetkar ve siz onu baş tacı yapmışşsınız..

Hırslarını hissediyorum..

İtiraf ediyor:

Ah diyor şu benim karım var ya..

Bu arada karım dediği kişinin aslında üçüncü eşi olduğunu, boşandıktan sonra malları alıp tekrar temyize giderek, boşanma davasını iptal ettirdiğini öğreniyorum..

Onu tekrar kendisiyle evli durumuna sokarak domuzdan ne kıl koparsam kardır mantığıyla adamcağızın peşini bırakmadığını, mallarının mülklerinin peşinde olduğunu anlatıyor hırsla…

Geceleri uyuyamıyorum diyor.

Doğrudur, bu hırsla nasıl uyusun?

Bana nasıl yardım edebilirsiniz? diye soruyor lafın arasında. Şu uykusuzluğuma nasıl çare olursunuz?

Ben bir şey yapamam diyorum basitçe. Bunu önce siz kendiniz yapmak istemelisiniz.

İyi de nasıl? diyor bu sefer çaresizce. Bilsem burda işim ne der gibi bakıyor bana bir yandan da.

İyi de siz hırslarınızı bırakmak istemiyorsunuz ki.. İstemediğiniz bir şeyi ben size nasıl yaptırayım? diye ben soruyorum bu sefer..

Yanıt kocaman bir sessizlik…

Bakın diyorum şimdi bir elinizde hırslarınız bir elinizde de sağlığınız olsa, size desem ki birini bırakmanız lazım, ikisi bir arada ateşle barut gibi..

Birinden vaz geçmelisiniz.. Şimdi söyleyin bakalım, hangisini bırakırsınız?

Yanıtı çok acı oluyor:

Ben hırslarımdn vazgeçemem…

Şimdi susma sırası bende…

Suratıma bir tokat atsa daha iyiydi hani..

Sarsılıyorum. Şimdi sorma sırası bende..

Nasıl yani? Bir yanda sağlığınız var diyorum size, duymuyor musunuz?

Ben hırslarlarım olmadan yaşayamam diyor.

Doğru, onu bu 84 yaşına sapasağlam getiren şeyi ben onun elinden almaya nasıl cüret edebilirim ki?

Haklısınız diyorum sadece.

Bunu ben de hissettim aslında..

Siz çok küçük yaşta Bazı kararlar almışsınız: Ben …… başaracağım, asla …… olmayacağım, asla kendimi ….. durumuna düşürmeyeceğim..

Evet diyor ben böyle kararlar aldım ve bu günlere de böyle geldim. Sesinde gurur var.

Şimdi ben ona nasıl derim:

Tüm bu kararları aldığınız o hırs sizin tüm yaşamınızın, sahip olduğunzu servetin, maddi manevi tüm varlığınızın yegane amacı ve anlamı olmuş..

Şimdi ben ona nasıl bu anlamsız, bunu bırak diyebilirim? Bu, herşeyi sil baştan yaşamaya gönüllü olmak olurdu.. Bu başlangıç noktasının doğru olmadığını kabul etmek olurdu… Yeniden başlayacak gücü bulamazsa; bu gerçekten de onun yaşamının sonu olurdu…

Diyemiyorum tabii ki. Ama o anlıyor. Vaktiniz varsa anlatayım diyor.

Bense yanii diyebiliyorum bir sonraki danışanımı düşünerek. Ama aslında o da değil beni durdurtan şey. Anlatsa ne olacak ki? Ne değişecek? O zaten biliyor… Sadece, basitçe yapmamayı seçiyor.

Siz değişmeye karar verdiğinizde, beni arayın diyorum kısaca. O zaman uzun uzun konuşuruz bunları.

Benden ümidi kesince bu kez aynı hırsla kitaplara saldırıyor. Şu kitaplarınızda yok mu uykusuzluğuma iyi gelecek bir şey? diyor. Gösterin hangi bölüm, ben uygularım…

Olmaz olur mu? diyorum, sadece kitap da değil, Cdler bile var; uygulamalar yapmanız için.. Affetme CD’lerinden birini uzatıyorum.

Konu başlığını görür görmez, ben affettim zaten kendimi diyor. Malı mülkü ona yedirdiğim için artık kendime kızmıyorum. hem ben CD ile uğraşamam diyor yüzünü buruşturarak. Siz bana kitaptan altını çizin hangi bölüm, ne, ben oradan uygularım.

İyi de karşındakini affetmedin? Hala kızgınsın? Hala hırs yapıyorsun? Buna ne demeli? Dahası, bunu nasıl demeli? Gene söyleyemiyorum ve gene o anlıyor…

Çaresiz kitaptan deniz nefesini, ateş nefeslerini, rüzgar nefeslerini gösterip, onu kendi hırslarıyla baş başa bırakıyorum. Yapacak bir şey yok…

Belki bir gün fikrini değiştirir, kızgınlıklarını ve hırslarını bırakmayı seçer.

Aynı günün akşamında, bu kez gencecik, çiçeği burnunda bir kız kapımı çalıyor. Ben iç sesimi duyamıyorum, doğru kararlar alamıyorum diye. Konu farklı kişi farklı, yaş farklı ama özünde dert aynı.

Zihnin ilginç oyunlarına alet oluyoruz. Bunun hem farkındayız, hem de şikayet ediyoruz; bir yandan da bu durumun devam etmesine izin veriyoruz. Bence asıl tuhaf olan bu işte!

Onunla da zihinsel dönüşüm için bir uygulama yapıyoruz. Daha doğrusu buna mecbur kalıyoruz. Aslında bulduğu konu tam iç rehberlik konusu. Bunu çalışmak için işe baladığımızda zihninin gürültüsünden, iç sesini duyamamasına iç ses çalışması yapılamayacağını hep birlikte anlamış olıyoruz. Teslim olma sıkıntısı yaşayan birine teslimeyet gerektiren bir çalışma nasıl yapılabilir ki?

Gel diyorum biz bu işten vaz geçelim… Önce şu zihnini bir sakinleştirelim, boşaltalım. Sonra bu konuya bakabiliriz.

Kabul ediyor.

Çalışma sırasında, fark ettiğim ilk şey, bugüne kadar hep başkalarının sözüne göre hareket ettiği oluyor.

Bu doğru mu? diye sorduğum da; yanıtı çok ilginç:

Bana göre öyle ancak herkes tam tersini söylüyor. Hep onların dediklerinin tersini yaptıklarımı söylüyorlar…

Tamam işte, dinliyorsun o halde diyorum. Başkalarının söylediğinin tam tersini yapmak da onların sözlerini dinlemektir! Onların dediklerini yapman gerekmez ki… Bu sefer de uygulamamak adına, tam tersini yaparsın ama sonuçta ikisi de sen değilsin! Hatta onlara benzemeyeceğim dedikçe, tam tersi bir enerji yaratıp, daha çok onlara benzersin… Onların dediğini yap ya da yapma.. Aradaki fark ne? Sıfır! Beyin me’leri ma’ları anlamaz ki…

Doğru diyor sevinçle, evet! İşte benim sorunum da bu!

İyi de bunların hiç biri senin için uygun olan değil. Sen ancak, bunların ikisi de olmayan; bambaşka bir şey bulabildiğinde, yapabildiğinde ve uygulayabildiğinde sen olacaksın!

İyi de diyor, nasıl bulacağım benim için neyin doğru olduğunu?

Ah, bak işte bu güzel bir soru. Bunu sorarak diyorum yanıt olarak.

Bunun başka bir yolu yok maalesef.

Konuştukça anlıyorum ki, bugüne kadar ne annesi ne babası herhangi bir şeyi yapıp yapmaması konusunda ona herhangi bir baskı uygulamamış..

Öyleyse kimdir seni bu denli hata yapmaktan korkutan? diye soruyorum. Zihnin çer çöple dolu, hem kendin hem de hayat hakkında… Üstelik de hiç bir deneyimin olmamışken… İşin kötüsü de, bu yüzden deneyimin olamıyor; çünkü aksiyon alıp sonuçlarını yaşayarak bunları kendi zihninin süzgecinden geçirecek bir hayatın olmamış. Deneyimin olmayınca da herşeyi düşünerek çözeceğini zannettiği için yanılgıya düşmen çok kolay oluyor.

Peki o zaman kim bu? diyorum içerden seni adeta bir kukla gibi yöneten?

Anlattıkça anlıyoruz ki, anne-baba çalışırken babaanne bakmış ona. Daha doğrusu ona bakan bakıcılara bakmış. Ama bu da yetmiş belli ki…

Babaannem mükemmelliyetçi bir kadındı diyor kısaca. Bu herşeyi açıklamaya yetiyor.

Bu çalışma sayesinde, bir dahaki gelişinde gerçekten çalışmamız gereken iç rehberlik çalışmasının konusunu bulmuş oluyoruz:

Hayatın içine atılmasına engel olan şeyleri bulup bunları arındırmak…

Böylece ilk adımı atmış oluyoruz. O zamana kadar sana tavsiyem diyorum, mümkün olduğunca çok deneyim yaşaman…

Hiç yurt dışına çıktın mı? diye soruyorum. Yoo diyor, isteseydim çıkabilirdim ama istemedim. Nedense hiç şaşırmıyorum. Okuduğu okulun Almanyada bir kampüsü olduğunu ve öğrenimi sırasında isterse bir dönemi de orada okuyabileceğini ama istemediğini söylüyor.

Peki hiç tatil yaptın mı? Tek başına? diyorum bu kez. Kaçamak bir yanıt geliyor yanıt olarak. Bir kaç kez diye…

Artık dayanamayıp söylesene diyorum, sen denize nasıl girersin?

Çok yavaş diyor gülerek. Zorla beni ıslatıp sokarlar yoksa saatler sürer benim kendi kendime girmem.

Öncesi de vardır mutlaka diyorum. Sen acaba hangi mayomu giysem, hangi havluyu alsam; şurayı mı sereyim, burada mı oturayım; şimdi mi gireyim, sonra mı gireyim derken; akşam oluyordur.

Bu sefer, elleriyle yüzünü kapatarak daha da çok gülüyor.

Evet, nerden bildiniz?

İşte diyorum demek istediğimi anladın mı şimdi?

Anladım diyor. Atla diyorsunuz. Düşünme…

Evet, aynen diye destekliyorum onu.

Hayat uzaktan düşünüp kurarak anlaşılacak bir şey değil, yaşanarak deneyimlenecek bir şey. kabuğundan çıkıp eğrisiyle doğrusuyla yaşamaya başlaman gerekiyor diyorum. Hem de bir an önce…

Şöyle açıklayayım: Sana harika raporlar sunacak muhteşem bir zihnin, gelişmiş bir analitik düşünme gücün ve harika bir gözlem yeteneğin var. haklı olarak sen ondan doğru rapor üretmesini bekliyorsun ama ortada data yok! Datalar nuhnebiden kalma ve senin gerçekliğine uygun değil.. Bu durumda sana nasıl güncel ve senin için işlevsel olan raporlar üretmesini bekleyebilirsin ki?

Dışarı çıkıp, kendi datalarını toplaman gerekiyor…

Zihnin gerçek işlevi, evrensel bilgeliği alarak bir biliş şeklinde düşnceye çevirerek sana aktarmaktır. Bunun için boş alana ihtiyacı vardır. Aksi takdirde gelen bilgelik, senin örümcek ağlarına takılıp, bambaşka bir şeye dönüşebilir.

İyiymiş diyor sadece.

Yani onu iyi kullanmak gerekir. Sen de pırıl pırıl işlenmemiş bir cevher var. Henüz gün ışığına dahi çıkmamış. Atıl şekilde bekliyor. İçindeki zırvalıkları boşalttığımızda tıkır tıkır işleyecek bu zihin.

Düşün ki, sende son model bir spor araba var ve sen onu tozlu topraklı dağ yollarında sürüyorsun. Tıngır mıngır giderken altı sürtüyor, üst çiziliyor. Halbuki o otobanda düz yollarda konforlu bir şekilde kullanıp çok daha rahat bir şekilde yolculuk yapabilirsin. Hem kendine hem de ona yazık ediyorsun.

Anlıyorum diyor..

Umarım diyorum yanıt olarak sadece umarım…

Hoşunuza Gitti ise Paylaşır mısınız?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


error: Content is protected !!