Sevgi Üzerine

sevgi üzerine

Sevgi Üzerine

Günlük yaşamın keşmekeşi içerisinde, iş güç peşinde koşarken,  her an ‘SEVGİ’nin ne kadar önemli bir duygu olduğunu bilinçli bir şekilde ayrımsayamıyoruz. Yaşamlarımızdaki sevgi eksikliği nedeniyle oluşan tıkanıklıkları fark etmediğimiz gibi, üstelik bunu da başka şeylerle doldurmaya çalışıyoruz.

Aslında sevgi var, hem de her yerde.. Bir kuşun şarkısında, bir rüzgarın esintisinde, bir çocuğun gözlerinde, bir kedinin mırıldamasında… Çoğu zaman almayan, fark edemeyen biziz. Hep bir acelemiz var. Nasıl olsa sevgi bekleyebilir, bir yere gitmez, o hep oradadır diyerek erteliyoruz sonra da varlığını bile unutup hayatın içine kaybolup gidiyoruz.  Etrafımızda bizi çevreleyen sevgi enerjilerinden beslenemememizin yarattığı boşluk duygusu, yokluk inancı, yaşam damarlarımızı kurutuyor; içimizde bitmek bilmeyen bir doyumsuzluk duygusu yaratıyor. Ve o doyumu başka kişilerde, başka yerlerde, bağımlılık yapan maddelerde veya ilişkilerde, ya da alışkanlıklarda ve yalancı doyumlarda arıyoruz. Nasıl bir döngüdür ki, oluşturduğumuz bu blokajlar ilerleyen zamanla birlikte içten içe daha fazla kabuk bağlamamıza, içimizdeki saf sevgiye direkt ulaşıp, ondan beslenmemize de engel oluyor. Ona ulaşamadığımız için de dış dünyada yaşadığımız tıkanıklıklar artıyor. Sonuçta kabuğumuz daha da kalınlaşıyor; tıkanıklıklarımız artıyor; yine bir tavuk yumurta sendromu!

Oysa ki, sevgi bizim ‘can suyumuz’. Hani bir çiçeği ya da fideyi saksıdan çıkarıp ilk kez toprağıyla buluşturduğunuzda doyasıya, kanasıya içtiği bir ilk su vardır, can suyu derler, işte onun gibi hayati bir şey bizim için. Bu dünyaya hepimiz sevgi tohumuyla geliyoruz. insan yaşamının tohumu sevgiyle atılıyor. Hayatın başı, sonu, ortası, tek anlamı aslında o. Sevgi bizi birbirimize bağlayan evrensel bir güç, hatta belki de TEK güç; içimizde, dışımızda, her yerde, her zaman var olan bu güce ulaşmak, ‘sevmek’, Erich Fromm’un da dediği gibi bir sanat. Bu sanatı ancak ve ancak onu yaşayarak, yani severek icra edebiliriz. Çünkü sevgi kendini kendinden yaratan, var eden bir şey. Üstelik sevgi bizi yaşama bağlayan, bize ve yaşamlarımıza anlam katan, hele bir de cinsel enerjiyle bütünleşirse yaşam enerjimizi çoğaltan, bizi büyüten ve geliştiren en önemli güç kaynaklarından biri. Onu yeşertmek, büyütmek bizim elimizde. Her şeye rağmen, ona giden yolları açabilir, ona kavuşabilir, onu ortaya çıkarabiliriz. Dahası, onu yaşabiliriz.

Bir zamanlar ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış oldukları için hayatlarının geri kalanını bir zindanda geçirmeye mahkûm edilmiş olan suçlular varmış. Günlerini cezalarını çekerek geçiren bu zavallı mahkûmları parmaklıklar arkasından gören yardımsever biri dayanamayıp, zindanın kapısının anahtarını pencereden atmış. Şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemeyen mahkûmlar anahtarı korumaya karar vermişler. Önce ona özel bir dolap yapıp duvara asmışlar ve zamanla dualarını ona okumaya, içlerini ona dökmeye başlamışlar. Öyle ki, önünde kuyruklar olmaya, adaklar adanmaya başlanmış. Duvarda öylece asılı kalmasını güvenli bulmayıp, anahtarın başında nöbet tutmaya başlamışlar ve anahtara olan bağlılık bir tür çılgınlığa dönüşürken, bir grup mahkûm aralarından ayrılarak bu duruma başkaldırmaya karar vermiş. Ve mahkûmlar arasında güvensizlik, korku, rekabet egemen olmaya başlamış. Ve bir gün anahtarı içeriye atan yardımsever kişi pencerenin önünden geçerken şaşkınlık içinde mahkûmların hâlâ içerde olduklarını fark edip anahtarla kapıyı açana kadar, bu kargaşa çoğalarak artmaya devam etmiş.

Bilmem tanıdık geldi mi? Bazen koruma içgüdülerimizin sonuçları bizimle birlikte başkalarının, en çok da sevdiklerimizin özgürlüğüne bedel olmuyor mu? Siz de belli kavramlara, alışkanlıklara gereğinden fazla anlam yükleyip onları putlaştırdığımızı düşünüyor musunuz? Ya da sizin de bazen çok fayda görebileceğinizi bildiğiniz bir şeyleri alıp, öğrenip, hiç kullanmadığınız oldu mu? Tıpkı tüm çözümlerin anahtarı bizdeyken çareyi dışarda aradığımız gibi..

Sonuçta her birimizin hayatıyla yapmak istedikleri farklı ve herkesin hedefleri, istekleri, hayatta gerçekleştirmeye geldiği yaşam amaçları farklı. Ve zaten önemi yok, çünkü ‘her şeyi’ yapabilirsiniz. Bütün donanımlarımızla bizler -ama iyi, ama kötü- kendimizi bir yerlere getirmeye muktediriz. Ancak geldiğimiz yer, gerçekten gelmek istediğimiz yer mi? Aramızda kaç kişi kendini TAM anlamıyla gerçekleştirmiş hissediyor? ‘Tam’lığa giden yol, kendi şifrelerimizi çözmekten, kendimizi tanımaktan, anlamaktan, olduğumuz gibi kabul etmekten ve asıl önemlisi kendimizi her halimizle sevmekten geçiyor. Benim için bunu fark etmek, sanki gözlerimi yeniden dünyaya açmak ya da yeniden doğmak gibi bir şeydi. Ve bunu sadece kendime saklamak bencillikten başka bir şey olamazdı! Tıpkı size aktardığım anahtar hikâyesinde olduğu gibi…

Hoşunuza Gitti ise Paylaşır mısınız?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


error: Content is protected !!