Harika Bir Kuantum Çalışması: Access – Bars – 3

harika bir kuantum çalışması 3

Harika Bir Kuantum Çalışması: Access – Bars – 3

Başımızda yer alan ve aralarında Para, Kontrol, Yaratıcılık, Umutlar
ve Rüyalar, Farkındalık, Hüzün ve Neşe, Şifa, Nezaket, Şükran, Huzur
ve Dinginlik, İletişim, Zaman ve Mekân, Yaşlanma Önleyici, Vücut ve
Cinsellik noktalarının da bulunduğu toplam 32 nokta üzerinde yapılan
Bars bu konularla ilgili nesiller boyu biriktirdiğimiz yargı, karar ve
hükümleri kökünden sarsıyor. Bu noktaların her biri ‘Bar’ olarak
adlandırılıyor, bu nedenle çalışmaya Bars deniliyor. Bar’lar
vücudumuzdan geçen meridyenlerimizin birleştiği noktalar. Bars,  başka
bir anlam açısından bariyer’in (Barriers)  kısaltması olarak da
düşünülebilir.
Bu noktalarla çalışmaya başladığınızda beyninizde depolanan
kutuplaşmaya ait elektrik yükleri ortadan kalkmaya başlar.  Tıpkı bir
bilgisayar virüsünün aktive olması gibi bilinç virüsü, farkındalık
yerine robot gibi hareket ettiğiniz, kabul etme yerine geri çevirmeyi
seçtiğiniz alanlarda aktive olarak bunları çözmeye ve düzeltmeye
başlar.
Bu noktalar temel olarak bilgisayar bankanızın hafıza sürücüleridir.
Bu sürücüler birbirini takip eden yaşamlarınız boyunca her şeyi
sürekli olarak tıkıştırıp depoladığınız yerlerdir. Noktalarla çalışma
sonucu bu yükler dosyalarınızdan silinir ve bir kez daha otomatik
olarak geri yüklenemezler.
Bu noktalarla çalışırken beyin dalgalarınızda ciddi bir yavaşlama
olur, bu yavaşlamayla çocukluğunuzdan bugüne taşıya geldiğiniz
davranış biçimleri, inanç sistemi ve bakış açılarınıza erişim mümkün
olur. Çalışma sonunda yaşamınızda daha çok var olmaya başlarsınız;
geçmiş eskisi gibi geleceğinize yansıtma yapmayı bırakır. Önümüze
çıkacak imkânların gerçekleşme olasılığını değiştirmiş oluruz, çünkü
mantığımızın çıkarımlarından hareket etmeyi bırakırız.
Mantığımız sağdan soldan, yaşananlardan bir toplama düzeneği ile
neleri bildiğimizi belirler. Yaptığınız her şeye geçerli bir neden
bulur ama sonsuz olanakları yaratabilecek hiçbir şey yapmaz; sadece
gerçeği ne kadar kısıtlayacağımızı belirler. Bu yüzden de mantıklı
zihinden hareket ederek yeni açılımlar yaşamak kolay olmaz. Bu
noktaların çalıştırılması mantıklı zihni devre dışı bırakır.
İşin güzel yanı, herhangi bir kişiye bu çalışmayı uyguladığınızda o
kişinin taşıdığı endişeler ortadan kalkerken sizin de taşıdığınız
benzeri endişeler eş zamanlı olarak ortadan kalkar.
Yaşamınızın herhangi bir alanında işlerin istediğiniz gibi yürümediği
durumlarda bunu değiştirmenizi engelleyen ve birbiriyle çelişen
kararlarınız var demektir. Böyle bir durumda kendinize şunu
söyleyebilirsiniz; “Bu durumu anlamamı engelleyen tüm kararları,
yargıları, hükümleri ve hesaplamaları iptal ediyorum, vazgeçiyorum,
kaldırıyorum, düzeltiyorum, terk ediyorum, ifşa ediyorum, yıkıyorum ve
yaratımını iptal ediyorum.”  Bu kendi kendinize yardımcı
olabileceğiniz bir yöntemdir.
Bu noktalardan en önemlisi diyebileceğim (her biri çok önemli ancak
her şeyle tüm kararlarımızla ve seçimlerimizle ilgili olanı) İmplant
Bandı. Bu nokta kulağımızın tam arka yer alıyor. Kulak arkası etme
deyimini sanırım hepiniz biliyorsunuz? Burada adı üzerinde bize ait
olmayan (implant dışarıdan eklenen anlamına gelir) tüm düşünce, yargı
ve inançlarımızı topluyoruz. Bunlar uygun görüp hemfikir olduğunuz
veya karşı çıkıp tepki verdiğiniz her şey olabilir. Ve hiç biri bize
ait değil.
Bize her an bir takım inançlar, düşünceler, yargılar dayatılıyor. Bu
doğru, bu yanlış, bu iyi, bu kötü, sen busun, sen şusun, gibi… Bunu
tıpkı bilgisayardaki virüsler gibi düşünün. Zihnimiz de tıpkı
bilgisayarlar gibi… Bir bilgisayarın virüslerden arındırılmış olması
düzgün çalışması için ne kadar önemli ise, zihnimizin de yargısız,
kalıplardan, inançlardan (ki çoğu bize bile ait değiller, hep
başkalarından alıyoruz) bağımsız hareket ediyor olması da aynı şekilde
önemli. Nasıl ki işe yaramayan, geçerliliğini yitirmiş komutlar hiç
bir şey yapmasalar bile, sadece varlıklarıyla sistemi yavaşlatıyorlar,
hatta bazen başka bir şeylerle çakışıp, başka programların doğru
düzgün çalışmasına engel oluyorlar. Bunun bir de virüs olduğunu
düşünün. Tamamıyla dışarıdan gelmiş, sistemime uymayan ve kötü amaçlı
bir şey bir virüs.  Pusuda bekleyen, sistemimizi sürekli içerden
yiyen, enerjisini tüketen bir şey ve bize ait değil! Yani, gitmesi
gerekiyor, temizlenmesi gerekiyor, senin değil işte sonuçta. Ama ne
kadar umursamaz,  önemsemez görünsen bile, sonuçta sistemine alırsın.
Orada durur! İşleme sokarsın işte. Tıpkı bilgisayarda sildiğin bir
dosyanın aslında silinmeyip, çöp kutusuna gitmesi gibi.  Gerçekten
silmek için çöp kutusunu da temizlemek gerekiyor.
Bars yöntemi ile dokunuşlarla o noktaları çalıştırıyoruz. Bunun anlamı
şu; oradaki enerji blokajını açmış oluyoruz. Enerjinin sağlıklı ve
dengeli bir şekilde akmasına olanak sağlamış oluyoruz. Çalışmayı daha
da güçlendirmek için kullandığımız temizleme cümlelerimiz de var,
tekerleme gibi, bir konuyla ilgili direnç ya da olumsuz bir enerji
oluştuğunda, içinizden bile olsa temizleme cümlelerini söylemek çok
işe yarıyor. Ama asıl değişimi yaratan tabii ki bu noktalara
dokunmakla oluyor. Bu kadar da basit!
Siz hiçbir şey yapmıyorsunuz sadece uzanıyorsunuz, Garry’nin dediği
gibi; en kötü ihtimalle kafa masajı alıyorsunuz; en iyi ihtimalle
hayatınız değişiyor! Bundan daha iyisi nasıl olur?
Garry Douglas, “Soruların herhangi bir durumun enerjisini
değiştirdiğinin farkında olursanız, değişik kapıları açan ve değişik
imkânları ortaya çıkaranın daima sorduğunuz sorular olduğunu görmeye
başlarsınız. Eğer sürekli olarak soruda kalma arzusundaysanız tüm
yaşamın size nasıl kolayca, neşeyle ve ihtişamla geleceğinin kapısını
açmış olursunuz.” diyor. Ne kadar da güzel söylüyor…
 Bütün bunlar bana Access ile birlikte, hap şeklinde, düşüneceğimin de
ötesinde bir kolaylıkla alıp kabul etmem için adeta önüme seriliverdi.
Bundan daha iyisi nasıl olur?
Bu soru cümlesi de Access ile hayatıma giren cümlelerden birisi. Bir
diğeri de sonsuz seçenekler nelerdir?
Benim de sonsuz seçeneklerim arasında ne var biliyor musunuz? Ben de
her an bir enerji ya da bir sistem indirebilirim bu Dünya’ya! (bu
gidişle az kaldı zaten!) Korkmayın canım şaka…
Bilinçli olma hali, bizi düşüncelerinizin hislerinizin ve
duygularınızın sebep olduğu kutuplaşma,  şartlandırma ve yargılardan
daha üst bir seviyeye taşıyor. Neyi, neden nasıl yaptığımızı fark
edince, aslında başka seçeneklerimizde olduğunu da algılamaya
başlıyoruz.
Bu sistemle, gerçekte olduğumuz sonsuz varlığın bilincinde olmaya ve
düşünebileceğimizin de ötesinde bir hayat yaratmaya davet ediliyoruz.
Sonsuz bir varlık olarak sonsuz sezinleme, bilme, olma ve kabul etme
halinde olabilmemiz gerekiyor, çünkü biz buyuz. Peki, bunun ne
kadarının farkındayız? Sonsuz bir varlık için her şey her an mümkündür
ve her zaman seçim şansı vardır. Peki, biz sonsuz seçeneklerimizin ne
kadarının farkındayız?
Ben kendi adıma sonsuz seçeneklerim olduğunu Access eğitimleri
sırasında anladım.
Ve şunu fark ettim. Her şeyi kabul etmekte ciddi problemlerim varmış.
İyiyi alıp kabul etmek tabii ki de kolay (ki bunu da yapamayanlar
var!) asıl iş kötüsünü de alıp kabul edebilmekte… İlle de taraf olmak,
kabul etmek ya da ret etmek yerine her şeyin ve herkesin ilginç bir
bakış açısı olduğunu kabul edince, hayatımın her alanında, ister kabul
edip uyum gösterdiğim, ister direnip reaksiyon gösterdiğim her
düşüncenin, duygunun, inancın, yargının, sonucun farkında olmaya
başladım.  İlk olarak da kendimi “Ben buyum!” diye nasıl da kalıplara
soktuğumu fark ettim.
Kötüyü alıp kabul edebilmenin yanı sıra ‘iyi’ de ilginç bakış açısı
diyebilmek beni müthiş özgürleştirdi!    Başkalarının bana dikte
ettiği ya da benim kendi hakkımda alıp kabul ettiğim, düşündüğüm,
inandığım, hissettiğim ve karar verdiğim her şeyin, bütün
tanımlamalarımın ve etiketlerimin, yani kendimi (iyi ya da kötü fark
etmez) yargıladığım her şeyin aslında sadece ‘ilginç bir bakış açısı’
olduğunu fark ettim.
Evet, iyi ya da kötü fark etmez, hepsi bizi aynı derece bağlıyor,
kısıtlıyor. Peki, sizce neden?
Yargının iyisi kötüsü olmaz da ondan. Yargı yargıdır! Ve sizi
limitler. Sanıyoruz ki, iyi yargılar bizim için iyi etiketlerdir.
Mesela ne kadar ZEKİ olduğunuzun söylenmesi, ne kadar İYİ anne
olduğunuzun belirtilmesi, HARİKA bir eş olduğunuzun, ÇOK çalışkan
olduğunuzun söylenmesi kulağa çok hoş geliyor değil mi?
Ama öyle değil işte! Özellikle de doğru, iyi, mükemmel olduğunu
düşündüğümüz şeyler, bizi en çok sıkıştıran şeylerdir. Çünkü onların
doğru olduklarına bir kez karar verdiğimiz için onların dışına
çıkamıyorz. Kendimizi ve hayatlarımızı onlardan ayıramıyoruz.
Diyelim ki kendinizi ZEKİ ve ÇALIŞKAN diye tanımladınız. Bir kez buna
karar verince, artık aptalca şeyler yapmak ya da tembellik etme
hakkınızı otomatik olarak ortadan kaldırıyorsunuz. İşte size
kısıtlama… Belki o an o aptalca şeyi yapmak size inanılmaz iyi
gelecek ya da o an tembellik yapmak sizi çok mutlu edecek? Ama
yapamazsınız; çünkü siz zeki ve çalışkansınız! İnsanlar sizden böyle
davranmanızı bekliyor. Dahası, siz de kendinizden bunu bekliyorsunuz!
Ya da İYİ anne olma halini kabul edip ona uyumlandınız, o zaman size
İYİ annelerin yaptığı şeyleri yapmak, yapmadığı şeyleri de yapmamak
düşüyor. İYİ bir anne çocuklarına kendisinden daha fazla değer verir.
Onların ihtiyaç ve isteklerini kendi hayatından her zaman üstün tutar
ve ona göre yaşar. Mesela, sizin için önemli bir toplantıya ya da iş
yemeğine çocuğunuz hastayken gidemezsiniz. Kendinizi ne kadar yorgun
olursanız olun çocuklarının istediği şeyleri yapmak, onların istediği
yerlere gitmek ve olanağınız olsun ya da olmasın çocuklarınızın arzu
ve isteklerini yerine getirmek zorunda hissedersiniz, vs. vs. Artık
iyilik tanımı her neyi gerektiriyorsa… Peki, bütün bunları yaparken
kendinizi nasıl hissedeceksiniz? Mutlu ve hafif mi? Yoksa ağır ve
sıkıntılı mı? Bunu çocuklarınıza geri yansıtmayacağınızı kim garanti
ediyor? Sonuçta kendinizi ‘Sizin için bu kadar fedakârlığa
katlanıyorum ama gene de yaranamıyorum’ derken bulma ihtimaliniz
nedir?
Ben kendi adıma yıllarca bu kalıba girmeye çalışıp hem kendimi hem de
çocuklarımı baskı ve kontrol altına alarak yeterince mutsuz ettim.
Bugün için beni rahat, gamsız gibi sözlerle suçlayan insanların
çocuğunun da aslında kendileri bunları başaramadıkları için bana
(aslında kendilerine) için için kızdıklarından da farkındayım. Eskiye
göre ne değişti? Oturup bir de bunun için kendimi suçlu hissetmiyorum!
 ‘Bu senin ilginç bakış açın’ dediğim anda kimseye hiç bir açıklama
yapma zorunluluğum kalmıyor! Kimseyle tartışmak, kendimi ‘haklı’
çıkartmaya çalışmak zorunda değilim! Bundan daha da güzel ne olabilir?
Deneyin siz de göreceksiniz… Hayat bu tartışmalarla geçirilmeyecek
kadar eğlenceli ve güzel. İnanın bana…
İlk seansımı aldığımda yaşlanma noktalarına çalışırken birden bire
gözlerimden yaşlar boşandı. Meğer ben çocuklarımın büyüdüğünü
görmeyeceğim diye düşünüyormuşum! Çocuklarıma her baktığımda kendime
ne yapıyorum bir düşünsenize? Nasıl bir suçluluk duygusu, ne derin bir
üzüntü ve ben bunun farkında bile değilim.
Şimdi ne oldu diyeceksiniz, ne mi oldu, benim atık böyle bir düşüncem
yok, çünkü 180 yaşına kadar yaşayacağıma inanıyorum. Sorun kaç yıl
yaşayacağım değil ki! Sorun, benim bu konuyla ilgili düşüncem, hatta
inançlarım. Bunların bana yaptıkları. 180 yıl yaşayacağıma olan
inancım beni, büyüdüklerini göremeyeceğimi düşünmekten ve bunun için
üzülmekten kurtarmış oldu.”
    Bir düşünsenize, insan 180 yıl yaşayacağına inanırsa; hiç bir şey
için geç kalmış değildir, öyle değil mi? Neyse asıl olanı söyleyeyim
de şok olun: Seansın sonuna doğru yaratma noktalarına dokunuluyor.
Burası aynı zamanda Müslümanların takke, Yahudilerin kippa taktığı
bölge. Bunu takıp, dua edildiği düşünülürse ne kadar anlamlı değil mi?
Her şeyin dinlerle bir bağlantısı oluyor zaten ve elbette ki de bu
gayet normal. Aslında baktığında, tüm çalışmaların kullandığı
olumlamalar olsun, hizmet ettiği amaç olsun her biri hem bütün
dinlerden bağımsız, hem de tüm dinlerle yakından ilgili. İnsanın
aydınlanmasıyla ilgili her şey dinle de ilgilidir zaten öyle değil mi?
Öz benliğiyle ve Tanrı’yla bağlantıya geçmeyi arzu eden her birey, bu
yöntemler sayesinde bunun yolunu açmış olur kolaylıkla. Neyse, ne
diyorduk, yaratım noktalarında hayatında olmasını istediğin şeyleri
düşünüyorsun ve nasıl olur da bunları hayatıma çekebilirim diye
düşünüp, soruyu sorup bırakıyorsun. Ben de ‘nasıl daha iyi
tanınabilirim, sesimi duyururum,’ diye sordum dayanamayıp, bir de
cevapladım: Televizyon, radyo vs. ben onları aramayayım, onlar beni
arasınlar canım falan diye de espri yaptım hatta. Gülüştük falan…
Neyse, en son, artık seans bitti, kapıyı açtık bir de ne görelim?
Şirin kapıda, elinde randevu defteri bekliyordu. Biz seanstayken, iki
televizyon programından konuğumuz olur musunuz diye telefon gelmiş!
Mucize gibi!

 Ülker Uzun Polat – Tam Benlik

Hoşunuza Gitti ise Paylaşır mısınız?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


error: Content is protected !!