Almak ve Vermek

almak ve vermek

Almak ve Vermek

Bazen, uzaklaşmak gerekir yakınlaşmak için…

Bazen, hatırlamak gerekir hatırlanmak için…

Bazen, ağlamak gerekir açılmak için…

Bazen, anmak gerekir anılmak için…

Bazen de susmak gerekir duymak için…

Şems-i Tebrizi

Almadan vermek Allaha mahsus derler.  Ne kadar doğru. İhtiyaç duyduğun her neyse önce sen kendin vereceksin. Evet. Verdikçe çoğalmanın keyfini ve mutluluğunu tadacaksın. Ama alma zamanı geldiğinde de alacaksın. Almayı bileceksin!

Almak… Bir düşünürseniz, bu da çok yargıladığımız başka bir konumuz. Almak da tıpkı istemek gibi günah, ayıp, kötü, çirkin, tü, kaka.. Nasıl yani? Ne alması? Kim? Ben mi alacağım? Ay ne ayıp! Hiç öyle şey olur mu? Hayatta almam. Ölürüm daha iyi! Allah aşkına sen al, bak and koydum! Ayol, ölümü gör almam. Önce sen al. Diğerleri aldı mı? Almayan kaldı mı?

Hiç merak etmeyin, siz hariç herkes aldı!

Tüm bunlar tanıdık geliyor mu? Evet mi? Nereden mi biliyorum? Alma özürlüyüz de ondan? Nefes almıyoruz ki, bırakın hayatın bize sunduklarını alalım! Ya başkalarının havasını bitirirsek diye mi korkuyoruz ki Allah’ın nefesini almayıp, aldığımızı vermeyip, verdiğimizi de tuta tuta veriyoruz acaba?

Nefes de nerden geldik şimdi diyorsanız, hemen belirteyim:  hep söylediğim gibi nefes almak, hayatı almak, ondan geleni alıp kabul edip, işleyip dışarı vermek ve nasıl aldığımız hayatımızla bire bir bağlantılı. Zaten nefes insana verilebilecek en büyük farkındalıklardan bir tanesi.

Nefesle yapılan yolculuk,  bambaşka bir yolculuk. Bir kere hiç farkında olmadığımız bir alana birinin rehberliğinde giriş yapmak bambaşka ve benzersiz bir yolculuk. Ve bir kez bu yolculuğa çıktığımızda da, kendimizde ve hayatımızda daha önce fark etmediğimiz bir sürü şeyi fark etmeye başlıyoruz. Bu nasıl bir bilgelik veriyor insana anlatamam. Hep diyorum zaten, nefes anlatılmaz yaşanır. Tıpkı hayat gibi!

Peki, hal böyleyken, sormak geliyor içimden; almanın keyfini yaşamamanın değeri nedir? Hele de daha siz istemeden verilmişse.. Bundan daha iyi nasıl olur? Buna engel olan her şeyi yıkıp yaratımını iptal edelim mi lütfen!

Ben ne zaman sıkışık bir yere park etmeye çalışsam, mutlaka yoldan geçen biri yanaşıp, sağ yap gel, tam solla gel vs.  yardımcı olmuştur! Sonra da ortadan kaybolmuştur. En ıssız sokakta, en karanlık otoparkta bile bu hep böyle oldu. Ne kadar enteresan değil mi? Daha da enteresan olanı, ben kendimi ‘alma’nın, sevgiyle karşılıksızca verilen şeyleri alıp kabul edebilmenin  nimetlerine açmadan önce hayatımda hiç böyle şeyler olmuyordu desem? Yalnızca , sadece almayı öğrenmedim; iyi(?)yi alıp,  kötü (?)yü ret etmeyi de bıraktım! İyi-kötü kavramı kalkınca zaten bu kendiliğinden oluyor ancak, gene de ters gelen bir yargıyı ya da tuhaf gelen bir düşünceyi de eyvallah deyip alıp kabul edebilmek çok yeni bir şey hayatımda. Yani demek istediğim almanın da fazları var. Boyutları var.

Sürekli bariyerlerle dolaşmanın değeri nedir? Kalkanları, topları, tüfekleri indirip, hayatla barışık olmanın yolu buradan geçiyor zira. Ne oluyorsa direnmeden, karşı koymadan, eyvallah deyip, sonra soru ve seçenekten işleyerek bu durumu algılamak çok değer katıyor insanın hayatına. Çünkü o halvet anları belki de hayatımıza büyük katkılar sağladığımız en değerli anlar. Sadece direnmeyip, yok saymayıp olana bitene bakabilsek bile bir sürü şey alıp öğrenebileceğimiz özel deneyimler. Bize anlatmak istediği şey, belki de çok uzaklara bakmadan kendi içimizde karşılığını bulabilirsek son derece eğitici ve öğretici olabiliyor. Demem o ki, hepsinden, hepsini almaktan keyif almak lazım

Hoşunuza Gitti ise Paylaşır mısınız?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


error: Content is protected !!